Uzmanlardan Makaleler - http://www.emakale.com
Deprem
http://www.emakale.com/articles/172/1/Deprem/Sayfa1.html
Mustafa Kaya
1970 Samsun doğumluyum.1988-2003 yılları arasında bir kamu kurumunda görev yaptım. 2003 yılından beri özel sektörde idareci olarak çalışmaktayım.Kamu sektöründe çalışmaya başladığımdan bu yana doğal afetler konusuyla ilgili araştırmalar, incelemeler yapmaktayım. Bu konunun özellikle deprem riskiyle karşı karşıya kalan ülkemizde hep ihmal edildiğini gördüm.Bireysel,toplumsal kurumsal anlamda bakış açısını; afetler ve korunma yolları üzerine yoğunlaştırması gerektiğini düşünüyorum. Saygılarımla... 
Yazan Mustafa Kaya
Yayın tarihi 01/28/2008
 
Türkiye doğal afetler açısından büyük riskler taşıyan bir ülkedir.En son 99 Marmara depremlerinde binlerce can ve milyarlarca dolar servet kaybı yaşamıştır. Fakat geçen süreçte afetlere yönelik hazırlıklar maalesef yeterli düzeyde yapılamamıştır. En son Ankara'nın Bala İlçesi'nde meydana gelen deprem bu hazırlıksızlığı bir kez daha gözler önüne koymuştur.

Yaklaşan Tehlike "Deprem"

Türkiye coğrafi yapısı nedeniyle sık sık deprem afetiyle karşı karşıya kalan bir ülkedir. Bu nedenle meydana gelen depremlerde çok sayıda can ve mal kaybı yaşanmıştır. Yaşanan kayıplar, ülkemizin sosyo-ekonomik yapısını derinden etkilemiş; yok olan aileler, psikolojik travmalar, göçler, gelir kaybı, fakirleşme, makro ekonomik göstergelerde meydana gelen bozulmalar bunlardan sadece birkaçıdır.

            Deprem tanım olarak; ‘’Yer kabuğu içindeki bir kaynaktan ani olarak çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yer yüzeyini sarsmaları…’’* şeklinde ifade edilmektedir. Kıta hareketleri, kaymaları her zaman var ola gelmiştir. Yılda ortalama 2.5 cm. kadar bir kayma yaşanan dünyamızda depremler sık sık görülen doğal afet olayıdır. Depremler dünya var olduğu ve yer kabuğu hareketleri devam ettiği müddetçe olmaya devam edecektir.

            Bugün, özellikle depremlerin sık olduğu Amerika Birleşik Devletleri, Japonya ve Rusya’da, depremler üzerinde yoğun bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. ABD’li jeologlar 1966 yılında Denver çevresinde pompayla boşaltılan sıvı artıkların küçük yer sarsıntılarına neden olduğunu kanıtlamışlardır. Sıvı pompalaması durdurulunca, sarsıntılar durmuştur. Bu uygulama, depremi meydana getiren kırık hatlardaki güç birikiminin, küçük sarsıntılarla boşaltılması esasına dayandırılmıştır. Biriken güç hafifletilince, şiddetli depremlerin olması önlenmiştir. Buna benzer bir tatbikat, 1972 yılında Colorado’da (ABD) bir petrol alanında ikinci kez denenmiş ve deneme başarılı olmuştur. Bu yöntem daha sonra, ABD’ nin önemli deprem bölgesini oluşturan San Andreas Fayı üzerinde uygulanmış ve burada da başarı elde edilmiştir. Ancak, bu uygulama kırık hatların büyük oluşu ve çok masraflı olması nedeniyle, henüz tasarı halinde bekletilmekte ve daha başka çözüm yolları üzerinde ayrıntılı çalışmalar devam etmektedir.* Depremin oluşumunu önleme açısından, henüz oluşmuş optimum bir çözüm yolu bulunmamaktadır. O zaman yapılması gereken, muhtemel deprem afetinin olması durumunda; deprem olmadan önce, deprem anı ve deprem sonrasında yapılması gerekenlerin titizlikle yerine getirilmesidir. Bu faaliyetler, deprem sonrasındaki can ve mal kaybını en aza indirecek, ülkenin deprem afeti sebebiyle uğrayacağı her türlü kayıpları minimize ederek afetin en az zararla atlatılmasını sağlayacaktır.

            Ülkemiz birçok afet riskiyle karşı karşıyadır. Bunlar: Deprem %61, Sel %14, Toprak Kayması % 15, Kaya Düşmesi % 5, Yangın % 4, Çığ % 1 olarak verilir. Deprem Bölgeleri Haritası’na göre, yurdumuzun % 92’sinin deprem bölgeleri içerisinde olduğu, nüfusumuzun % 95’inin deprem tehlikesi altında yaşadığı ve ayrıca büyük sanayi merkezlerinin % 98’i ve barajlarımızın %93’ünün deprem bölgesinde bulunduğu bilinmektedir.* Bu oranlar özellikle deprem afetinin boyutlarını, etkilerini tahmin etmek açısından büyük öneme sahiptir. Bu rakamlar Türkiye’nin deprem afetine karşı ne denli risk altında olduğunun çok açık bir ifadesidir.

            17 Ağustos 1999 Kocaeli depremi, son yıllarda yaşadığımız en büyük doğal afettir. Kuzey Anadolu Fay Hattında büyük bir enerji birikmesi sonucu ortaya çıkan, rakamsal büyüklüğü 7.4 richter ölçeğinde olan deprem, 45 saniye sürmüştür. 17 Km. derinlikte meydana gelen deprem, 220 km uzunluğunda bir segmenti kırmış ve sonuçları itibariyle birçok can ve mal kaybına sebep olmuştur.

Deprem sonucunda Düzce- Akyazı- Sapanca – İzmit- Gölcük – Yalova yönünde yaklaşık 55-60 km’lik bir yırtılma ve 2.60 m. yer değiştirme (fay atımı) meydana gelmiştir. Tüm Marmara Bölgesi’ni etkileyen deprem, Ankara’dan İzmir’e kadar Türkiye’nin geniş bir alanında etkili olmuş ve Kocaeli, Adapazarı, Gölcük, Yalova ve çevresinde ağır hasara yol açmıştır. Kocaeli Depremi; 66.441 konutun ve 10.901 iş yerinin ağır hasara, 67.242 konutun ve 9.927 iş yerinin orta hasara, 80.160 konutun ve 9.712 iş yerinin hafif hasara uğramasına ve 17.479 kişinin ölmesine ve 43.953 kişinin yaralanmasına sebep olmuştur*

            17 Ağustos depreminde 45 saniyede 17.479 vatandaşımızı kaybettik. Bu rakam 30 yıla yakın ülkemizin terörle mücadelede kaybettiğimiz emniyet güçleri ve vatandaşlarımızın yarısından fazlasına tekabül etmektedir. Bu tablo gerçekten ürkütücü boyutlardadır.

Gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı afet kayıpları, gelişmiş ülkelere göre maalesef çok daha yüksek boyutlardadır. “Japonya ile Türkiye kıyaslandığında, Türkiye’nin afetlere karşı aldığı koruma tedbirlerinin ne kadar yetersiz olduğu ortaya çıkacaktır. 1 Eylül 1923 tarihinde Japonya’da meydana gelen 8.3 şiddetindeki depremde, 100 bin insan hayatını kaybetmiştir. Hazırlıksız yakalanan Japonya, depremin ciddi bir afet olduğunu anlayarak inşaat teknolojisi geliştirerek, insan kurtarma ekipleri kurarak kısa zamanda toparlanmaya çalışmıştır. On yıl sonra 1933’te 8.9 şiddetinde meydana gelen depremde Japonya, sadece 2.990 insanını kaybetmiştir. Kayıp oranı 100.000’den, 2.990’a düşmüştür. Japonya’da on yıl sonra daha büyük şiddette bir deprem meydana gelmiş ve ölü sayısı 2.000 olmuştur. Japonya gibi gelişmiş ülkelerdeki afet kayıpları ile gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin kayıpları arasındaki fark; kaybedilen binlerce can ve meydana getirdiği psikolojik etkiler yanında, GSYH’da milyarlarca dolar azalma ile kendisini göstermektedir.

Türkiye’de durum nasıldır? Erzincan’da, 1939 yılında 8 şiddetinde bir deprem meydana gelmiş ve 33.000 insan hayatını kaybetmiştir. Erzincan’da 1992 yılında 6.8 şiddetinde meydana gelen depremde, tekrar binlerce kişi ölmüş ve onbinlerce kişi yaralanmıştır”* 17 Ağustos depreminde ise 17.479 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. Afet İşleri Genel Müdürlüğü Deprem Araştırma Dairesi verilerine göre 17 Ağustos 1999’dan sonra 12 Kasım 1999’da meydana gelen 7.2 şiddetindeki Düzce depreminde 845, 1 Mayıs 2003 tarihinde 6.4 şiddetinde meydana gelen Bingöl depreminde ise 176 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir. 1902 yılından bu güne kadar sadece deprem afetinden dolayı kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısı 100.000 civarındadır. Bu rakam deprem afetinin boyutlarını ve ciddiye alınması gereken bir konu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Başta deprem afeti olmak üzere ülkemizde meydana gelen sel, heyelan, yangın gibi diğer afetler de dahil olmak üzere kısa sürede ciddi tedbirler alınmadığı sürece bu afetler yüzünden daha binlerce can ve mal kaybının olacağı açıktır.

            Depremin meydana getirdiği doğrudan zararlar (ölüm, yaralanma, maddi ) yanında dolaylı zararlar da önemli yer tutmaktadır. Bunlar; deprem sonrasında oluşan bulaşıcı hastalıklar, iş gücü kaybı, psikolojik travmalar, gelir kaybı, alt yapı hasarları, eğitim ve öğretimde yaşanan aksaklıklar bunlardan sadece birkaçıdır. Meydana gelen doğrudan ve dolaylı zararların minimize edilmesi ancak deprem afetine karşı alınacak önlemlerle mümkündür. Bu tedbirler çerçevesinde; 1-Hazırlıklı olma, 2-Müdahale ve acil yardım, 3-İyileştirme ve rehabilitasyon ve 4-Zarar azaltma aşamalarından oluşan afetler döngüsünün tüm unsurlarının gereği yapılmalıdır. Ancak ülkemizde afetler konusunda hakim olan anlayış; afet anı acil müdahale ve ilk yardım çalışmalarından ileriye gidememektedir. Yine afetler konusunda uygulanan diğer bir yanlış ise, afet meydana gelmeden önce çok daha az kaynaklarla ve eğitimle büyük oranda zararların önlenmesi mümkün iken, bu yapılmayarak afet meydana geldikten sonra çok daha yüksek miktarlarda kaynaklar harcanarak zararlar giderilmeye çalışılmaktadır. Bu durum, hem ülke kaynaklarının optimum kullanımını engellemekte, hem de birçok can ve mal kaybına sebep olarak ülkenin gelişmesine engel olmaktadır. Bu anlayış, en kısa sürede değişmeli ülkenin zaten kısıtlı olan imkanları özellikle zarar azaltma  tedbirleri ile etkin şekilde kullanılmalıdır.  

            Ülkemizde afet yönetimi açısından birden çok yapılanma mevcuttur. Bu durum deprem afetinde KİM? NEREDE? NE ZAMAN? NE YAPACAK? sorularına cevap vermeyi güçleştiren eş güdüm sorunu doğurmaktadır. Farklı kurumların gerek merkezi yönetim gerekse yerel yönetim olarak oluşturduğu eşgüdüm sorunu şu an üzerinde en çok durulan sorun olma özelliği taşımaktadır. Birden çok kurumun farklı bakanlıklar bünyesinde teşkilatlanmış olması, meydana gelen deprem afetine nasıl ve ne şekilde müdahale edileceği her ne kadar tanımlı olsa da, uygulamada yaşanan sorunlar nedeniyle pratiğe yansıtılamamıştır. 1959 yılında çıkarılan 7269 Sayılı “Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun” deprem, yangın, su baskını, yer kayması, kaya düşmesi, çığ ve benzeri afetlerde yapıları ve kamu tesisleri genel hayata etkili olacak derecede zarar gören ya da zarar görmesi muhtemel olan yerlerde alınacak tedbirlerle, afet sonrasında yapılacak yardımlara ilişkin usul ve esaslarla, yetki ve sorumlulukların belirlenmesi amaçlı çıkarılmıştır. Ayrıca 1958 tarihli 7126 Sayılı Sivil Savunma Kanunu da; tabii afetler, büyük yangınlar ve düşman taarruzlarında halkın can ve mal kaybının en aza indirilmesi, önemli tesislerin korunması ve faaliyetlerinin sürdürülmesi amacıyla çıkarılmış başka bir kanundur. Bu kanunlar temel olarak meydana gelen afetlerde etkin bir önleme ve müdahale yaklaşımını ele alsa da gerek uygulamadaki eksiklikler gerekse yeterli kaynak ayrılmaması ve gelişen teknolojik imkanların yetersizliği bakımından istenilen seviyede değildir. Zaman zaman bazı değişiklikler yapılsa da bu ve buna benzer mevzuatların yeniden ele alınarak uygulanabilir hale getirilmesi ve bu alandaki tüm mevzuatın bu alanda görev yapan tüm kurum ve kuruluşların görev tanımlarını içerecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Özellikle 99 depreminden sonra 8. Kalkınma Planında, deprem afeti geniş yer bulmuş ve gerek öz eleştiri bağlamında gerekse önümüzdeki dönem açısından yapılması gerekenler planda yer almıştır. Planlanan faaliyetlerin hayata geçirilmesi ise tam olarak başarılabilmiş değildir. Son hazırlanan 9. Kalkınma Planında ise, deprem ve afetler konusuna yeterince yer verilmemiştir.

            Deprem, can kayıpları yanında büyük maddi kayıplara neden olan, etkilediği ülkeyi fakirleştiren, makro ekonomik dengeleri negatif yönde etkileyen bir afettir. Nitekim; “17 Ağustos 1999 İzmit Körfezi depreminde toplam hasar 17-20 milyar doları bulmuştur.”*

Türkiye ekonomisine depremin verdiği zararın büyüklüğünü görmek için deprem öncesi bu bölge illerinin ülke ekonomisine sağladığı katkıyı görmemiz faydalı olacaktır:

Depremin etkilediği 7 ilin GSMH içindeki payı %34.7, sanayi katma değeri içindeki payı ise %46.7 seviyesindedir. Ayrıca depremden etkilenen illerimizin GSYİH içindeki toplam payları %6.2, ithalat ve ihracat içindeki payları sırasıyla % 14.1 ile %3.9 ve genel bütçe içerisindeki payları da % 12.4’tür.* Bu rakamlar depremin yol açtığı maddi zararların ne denli büyük olduğunu izah etmektedir. “Türkiye genel olarak afetler nedeniyle ortalama her yıl Gayri Safi Milli Gelirin % 3’ü oranında bir kaybın yaşandığı tahmin edilmektedir.”* Bu rakam 2006 TÜİK verilerine göre 400 Milyar Dolar olan GSMH’ nın 12 Milyar Dolar gibi bir ortalamaya tekabül etmektedir. Perihan Özcan’ın 17 Mayıs 2007 tarihinde Aktüel Dergisi’nde deprem ile ilgili yayımlanan yazısında; “…Elazığ ve Malatya illerinin kırsal alanlarında yer alan yaklaşık 150 bin konutun altı büyüklüğündeki bir depremde yıkılacağını belirten Dr. Demirtaş ekliyor: “150 bin binayı yeniden yapmanın bedeli beş milyar dolar. Depremden önce yıkıp yeniden yapmamız halinde ihtiyaç duyacağımız tutarsa 2,5 milyar dolar. Ama devletin şu anda bu parayı ayırma şansı yok gibi gözüküyor.” Bu noktada Prof. Gülkan önemli bir noktaya işaret ediyor: “Türkiye’de ‘depreme hazırlıklı olmak’ ifadesi hep afet sonrasına hazırlıklı olmak şeklinde anlaşılıyor. Hastanelerimiz, itfaiye ekiplerimiz, can kurtaranlarımız, kurtarma ekiplerimiz, Kızılay hazırlıklı olabilir. Ama Japonya, Amerika, Yeni Zelanda’ da olduğu gibi okullarımızın, hastanelerimizin, yani barındığımız mekanların deprem etkilerine karşı hazırlıklı olması kastediliyorsa, bu anlamla kısa vadede yapılacak hemen hiçbir şey yok. Çünkü mevcut altyapı değil bir gecede veya bir yılda, beş yılda bile hazırlıklı hale getiremeyiz. Bunlar zaman içine yayılan tedbirlerdir, sonuçları da uzun zamanda fark edilir. Türkiye’de tahminlere göre belki 14 milyon tane bina var...” Perihan Özcan’ın kaleme aldığı yazı ülkemizin depremselliğine vurgu yapan önemli tespitleri içeriyor.

            Bununla birlikte; deprem afeti başta olmak üzere ülkemizde meydana gelmesi muhtemel afetlerde can ve mal kaybının minimize edilmesi için gereken maddi ve manevi her türlü hazırlığın zaman geçirmeden yapılması gerekmektedir. 17 Ağustos depreminde tahmini 17-20 Milyar dolar, her yıl deprem afeti başta olmak üzere meydana gelen doğal afetlerde de tahmini 12 Milyar dolar  kaybedilmektedir. Önümüzdeki dönemde K.Maraş, Elazığ, Malatya, Adıyaman illerinde olması muhtemel depremin maliyetinin tahmini 5 milyar dolar olacağı tahmin edilmektedir. Bu rakamların en azından yarısı deprem olmadan önce ‘zarar azaltma’ ve ‘hazırlıklı olma’ safhaları için harcanmalıdır.

            Ülke kaynakları doğal afetler için seferber edilerek ileride meydana gelecek maddi kayıplar azlatılmalıdır..Bu bağlamda İstanbul’da gerek proje bazlı, gerekse yapı güçlendirme amaçlı yurt içi ve yurt dışı kaynak ve krediler aktarılmaktadır. Ancak bunların yeterli düzeyde olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu kaynakların artırılarak ülkenin diğer riskli bölgelerine de aktarılması gerekmektedir.

            Deprem coğrafyasında bulunan ülkemizde; deprem risklerini tolere edecek, deprem olduktan sonra devletin üzerinden finansörlük yükünü alacak sigorta sistemlerinin oluşturulmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ihtiyaç 17 Ağustos depremine kadar oluşturulan afet fonları vasıtasıyla giderilmeye çalışılsa da, 1992 yılından itibaren genel bütçeye aktarılarak kapatılmıştır. “Hükümetler tarafından uygulanan ekonomik politikalar nedeniyle, zaman içinde gelir kaynakları azalan Afetler Fonu, diğer fonlarla birlikte 1992 yılından itibaren Genel Bütçe kapsamına alınmış ve kurum faaliyetlerini, Bütçeden ayrılan ödenekler çerçevesinde yürütmeye çalışmıştır. Ancak, Bütçeden ayrılan kaynakların yetersizliği, hizmetlerin düzenli ve planlı bir şekilde yürütülmesine imkan tanımamaktadır.”*

            1999 tarih ve 4452 sayılı Doğal Afetlere Karşı Alınacak Önlemler ve Doğal Afetler Nedeniyle Doğan Zararların Giderilmesi İçin Yapılacak Düzenlemeler Hakkında Yetki Kanununun verdiği yetkiye dayanılarak hazırlanan 587 sayılı Zorunlu Deprem Sigortası yürürlüğe girmiştir. Söz konusu KHK ile 27 Eylül 2000 tarihinden itibaren bu kapsamdaki meskenler için deprem sigortası yaptırmak zorunlu hale getirilmiş, sigorta yaptırılan konutların hasar görmesi durumunda depremzedelere maddi teminat bedelleri oranında tazmin imkanı sağlanmıştır. Ayrıca 2090 Sayılı Tabii Afetlerden Zarar Gören Çiftçilere Yapılacak Yardımlar Hakkında Kanunda ise doğal afetler ile haşere ve hastalık sebebiyle tarımsal ürünleri, canlı-cansız üretim araçları ve tesisleri zarar gören veya yok olan ve bu yüzden çalışma ve üretme imkanları önemli ölçüde bozulan çiftçilere, köylünün kurmuş olduğu tarımsal amaçlı üretim kooperatiflerine, devletçe gerekli yardımların yapılması sağlanmak suretiyle tarımsal kesimin bir nebze de olsa mağduriyetleri önlenmeye çalışılmıştır. Mevcut uygulamaların kapsamı daha da genişletilerek yangınlaştırılmalı, devletin üzerindeki mali yük olabildiğince hafifletilmelidir.

            Türkiye’nin deprem tehlikesi konusunda iki temel özelliği vardır: Coğrafyanın kendine özgü tehlikeler göstermesi yanında, bu gerçeği genellikle göz ardı eden ve 60 yıldır izlenen kalkınma ve fiziki gelişme yönetimindeki yetersizliklerimiz ile büyük risk havuzlarından ibaret kentler ve yerleşme alanları yaratmış bulunuyoruz.* Bu risklerin önlenememesi durumunda, maalesef 99 depreminde olduğu gibi büyük kayıplar vermeye devam edeceğiz.

Yaşanan depremler ve jeolojik veriler; Türkiye’nin bundan önce olduğu gibi bundan sonra da depremle yüz yüze kalacağını göstermektedir. Gelişmekte olan ülkemizin deprem sebebiyle can ve mal kaybını en aza indirmek için önemli adımlar atılmalıdır. Bunlar:

-Deprem afeti ve diğer afetlerle ilgili tüm kurum ve kuruluşların birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bakanlıklar üstü bir yapılanma ile teşkilat, malzeme ve kadro olarak tek bir şemsiye altında toplanmalıdır.

-Ülke genelinde özellikle deprem riski fazla olan bölgelerde son veriler kullanılarak eylem planları hazırlanmalıdır.

-Deprem riskine karşı, afetler döngüsü olarak ta bilinen ‘Zarar azaltma’ , ‘ Hazırlıklı olma’ , ‘Müdahale ve acil yardım’ , ‘İyileştirme ve rehabilitasyon’ safhaları mutlaka uygulanmalıdır.

-İmar Kanunu ile ilgili düzenlemeler mutlaka afet riskleri dikkate alınarak yeniden gözden geçirilmelidir.

-Kentsel dönüşüm projeleri, başta deprem afet olmak üzere doğal afetler dikkate alınarak uygulanmalıdır.

-Afetler meydana gelmeden önce planlama faaliyetleri gözden geçirilmeli, bir örneği Kasım 2006’da yapılan deprem tatbikatları belli periyotlarda tüm riskli yerleşim yerlerinde uygulanmalıdır.

-Mevcut araç, gereç, cihaz ve malzemeler gelişen teknolojik imkanlar çerçevesinde yenilenmeli, eksikler giderilmelidir. Teknik ve eğitimli personel ihtiyacı mevcut riskler dikkate alınarak iyileştirilmelidir.

-Deprem afeti ile ilgili bilinçlendirme aileden başlatılmalı; ilköğretim ve sonrasında devam ettirilmelidir. Bu eğitimler, tüm yöneticileri, teknik personeli ve halkın tamamını kapsar niteliğe kavuşturulmalıdır.

-Deprem afetine karşı tedbirler, mutlaka deprem meydana gelmeden önce öngörülmelidir. Aksi takdirde gerek can ve gerekse mal kayıpları bakımından telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğacaktır.

-Deprem afeti sonuçları itibariyle; ülkemizde yaşanan terör, sağlık sorunları, ekonomik sorunlar kadar önemli bir yere sahiptir. Deprem ile ilgili yapılması gerekenler konusunda bu öncelik dikkate alınmalıdır.

-Doğal Afet Sigortasının kapsamı genişletilmeli, kamu kurum ve kuruluşlarının yapıları da sigorta kapsamına alınmalıdır. Ayrıca zorunlu olan deprem sigortasının mutlaka her mesken sahibi tarafından yaptırılması sağlanmalı, bu durum meskenin el değiştirmesi beklenmeden tesis edilmelidir.

-Afetlerle ilgili yapılan planlama ve uygulamalarda sivil toplum kuruluşları ve vatandaşlar da gönüllülük temelinde dahil edilmelidir.

-Ülke genelinde Kızılay ve TSK’yı içine alacak şekilde geniş bir organizasyon şeması oluşturulmalı, deprem afeti başta olmak üzere tüm afetlerle ilgili geniş kapsamlı veri tabanı oluşturulmalıdır.

-Mevcut bulunan afetlerle ilgili farklı mevzuatlar tüm kurum ve kuruluşları ve yeni teknolojik gelişmeler ve önümüzdeki en az 20 yıllık süreç dikkate alınarak tek kanun halinde hazırlanmalıdır.

-İstanbul ili başta olmak üzere deprem riski taşıyan illerimizde ar-ge çalışmalarına öncelik verilmeli, kaynak ayrılmalıdır,

-Deprem afeti ile ilgili yazılı ve görsel medya, toplumun bilgi ve bilinç düzeyini artırıcı yazı, belgesel, toplantı, panel vb. aktivitelere geniş yer vermesi sağlanmalıdır.

-Özellikle mahalli idareci konumunda olan vali,vali yardımcısı, kaymakam, belediye başkanı, muhtar gibi yöneticilerin deprem afeti başta olmak üzere doğal afetlerle ilgili her türlü bilgi ve tecrübeye sahip olmaları sağlanmalı, bulundukları il, ilçe ve mahalle ve köylerin deprem ve diğer afetler konusundaki risklere vakıf olmaları, tümevarım yöntemiyle mahalleden il merkezine oradan merkezi organizasyona olan organik bağın en kısa sürede güncel verilerle kurulması sağlanmalıdır. Ayrıca valilik, kaymakamlık ve belediyelerin resmi web sitelerinde deprem ve diğer afetler hakkında bilgilendirici, yönlendirici ve uyarıcı sunumlar güncellenerek verilmelidir.

-Gerek imar uygulamaları gerek afetler konusunda ki yapılan çalışmalar mutlaka yerel yöneticiler, merkezi yöneticiler ve bağımsız denetçiler tarafından denetlenmelidir. Meydana gelen aksaklıklardan o mahallin en üst mülki amiri direkt sorumlu tutulmalı, ihmal ve aksaklıkların vuku bulması durumunda, mutlaka gerekli yasal ve idari soruşturma yapılmalıdır.

-Eğiticilerin eğitilmesine büyük önem verilmeli, gerek çalışma disiplini ve afetlerde ki başarısıyla dikkati çeken Türk Silahlı Kuvvetleri’nden gerekse uluslararası kurum ve kuruluşlardan gerekli eğitim ve destek alınmalıdır.

-Her vilayete depremin meydana getireceği hasarları göstermesi ve deprem anının yaşanması ve bilinç seviyesinin yükseltilmesi maksadıyla ‘deprem simülasyon merkezi’ inşa edilmelidir.

-Deprem ve diğer afetlerde yurt içi ve yurt dışında ki önemli yardım faaliyetlerinde bulunan  Kızılay Derneği’nin de bundan sonraki afetlerde daha etkin rol alabilmesi için gerekli desteğin verilmeye devam edilmesi gerekmektedir.

          Son olarak 20 Aralık 2007 tarihinde Ankara’nın Bala İlçesi’nde meydana gelen 5.7 büyüklüğündeki deprem, başkenti ve tüm Türkiye’yi heyecanlandırmış, deprem haritasına göre aktif fay hatlarının bulunmadığı bölgenin, hangi büyüklükte bir deprem üretebileceği tartışılmaya başlanmıştır. Bu süreçte, 27 Aralık 2007 tarihinde 5.5 şiddetinde aynı bölgede meydana gelen ikinci depremde ise gözler bilim adamlarına ve yöneticilere çevrilmiş, bundan sonra olması muhtemel depremlerin akıbeti merak edilir olmuştur. Ankara’nın Bala ilçesinde artarda gelen iki depremden sonra 28 Aralık 2007’de Çanakkale’de 4.7 büyüklüğünde, 29 Aralık 2007 tarihinde ise Erzincan’ın Refahiye İlçesi’nde 4.0 büyüklüğünde depremler meydana gelmiştir.

            Görünen o ki bu depremler son depremler olmayacaktır. Bu bilinçle hareket ederek, geçmişte yaşanan deprem felaketlerini hatırdan çıkarmadan geleceğe yönelik zarar azaltıcı tedbirler almanın zamanı çoktan gelmiştir. Bizler artık, bekle gör anlayışıyla değil tahmin et, tedbir al, korun anlayışıyla hareket etmeli, her şeyi devletten bekleyen değil; alternatif çözümler üreten, katkı sağlayan, destekleyen, yardımcı olan vatandaş konumunda olmalıyız Yarın çok geç olmadan hep birlikte deprem afetine karşı tüm ulus olarak gerekli tedbirleri elbirliğiyle alalım.

*Dr.Yılmaz, Türk Kamu Yönetiminin Sorun Alanlarından Biri Olarak Afet Yönetimi s.16
*Prof.Özey , Afetler Coğrafyası s.31
*Göktürk İ.,Yılmaz M., Ülkemizde Afet Politikaları ve Karşılaşılan Sorunlara İlişkin Bir Değerlendirme s.2*Özmen,B.,2000,17 Ağustos 1999 İzmit Körfezi Depreminin Hasar Durumu (Rakamsal verilerle),TDV/DR 010- 53,Türkiye Deprem Vakfı,Özet Blm.
*Prof.Özey , Afetler Coğrafyası s.284
*Özmen B.,Dünya Bankası Uzaktan Öğrenim Enstitüsü Doğal Afetler Risk Yönetimi Programı Doğal Afetler Risk Türkiye Perspektifi Açıklayıcı Metin Slayt2
*Önal R.,’’Marmara Depremi ve Türkiye Ekonomisi’’, İşveren Dergisi,Cilt:XXXVIII,s.12,Eylül – 1999,s.2
*Prof.Dr. Özey, Afetler Coğrafyası s.268
*Dr. Yılmaz, Türk Kamu Yönetiminin sorunlarından biri olarak Afet Yönetimi s.94
*Doc .Dr. Balamir Deprem Şurası İzlenimleri ve Değerlendirmeler 2004