Küreselleşme, modern toplumun evrenselleşmesi anlamına gelebileceği gibi tekelci kapitalizmin günümüzdeki görünümü şeklinde de yorumlanabilmektedir. Küreselleşme süreci kapitalist gelişme süreci ile sıkı bağlılık içindedir. Bu anlamda küreselleşmeyi kavrayabilmek için tarihsel kapitalizmi anlamak gerekir. Teknolojik gelişme ve artan rekabet koşullarında gelişmiş ülkelerin sermayesi için küreselleşme giderek küresel anlamda güç kazanma anlamına gelirken, gelişmekte olan ülkeler için küreselleşme giderek kazanılan haklardan ödünler verme anlamına gelmektedir. Bugün küreselleşme, paranın küreselleşmesi anlamına gelmektedir.

Kavram olarak “küresel” (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse bile, “küreselleşme” (globalization), oldukça yenidir. İlk olarak 1960’larda ortaya çıkan küreselleşme kavramı, 1980’lerde ise sıkça kullanılmaya başlanmıştır. 1990’lara gelindiğinde de, bilim adamlarının önemini kabul ettiği anahtar bir sözcük haline gelmiştir. Globalleşme, dünyada birçok ekonomik, finansal, politik, ulusal güvenlik, çevresel, sosyal, kültürel ve ulusal eyaletler arası teknolojik bağlantılar, piyasalar ve bireyler yoluyla kıtalararası mesafeleri birbirine bağlayan bir ağ olarak tanımlanmaktadır.

Ekonomik açıdan değerlendirildiğinde, sermaye yatırım getirisi yüksek olan yerlere gittikçe, mal ve hizmetler karşılaştırmalı üstünlüğe sahip ülkeler tarafından üretildikçe ve özelleştirme sonucu etkinlik arttıkça, bu değişiklikler globalleşen ekonomideki bütün katılımcılar arasında paylaşılacak büyük kazançlar sunmalıdır. Bu ekonomik etkinlik kriterlerinin etkilerini tekrar güçlendirmek, bilgi teknolojilerindeki hızlı değişimler ve otomasyon (bilgisayar teknolojilerinin gelişimi) global iletişimin maliyetlerini olağanüstü bir şekilde düşürmektedir. Hızlı, kolay ve ucuz iletişim ağı kıtalararası ölçekte üretim organizasyonlarını hızlandırmakta ve ülkelerarası büyük sermaye değerlerinin hızlı hareketliliği, ülkeler bazında, yeni prodüktivite anlayışlarının hızla inşasını mümkün kılmaktadır ve sonuçta bu tür gelişmeler tüm ülkeler tarafından benimsenmekte ve uygulanmaktadır.

Globalleşme ve bölgesel bütünleşmeler, yoğun bir biçimde ihraç ekonomilerini gündeme getirmekte, böyle bir yapı temel stratejik faktör olarak rekabet gücünü ön plana çıkarmaktadır. Rekabet, bir işletmenin müşterilerinin isteklerini, diğer işletmelerden daha etkin olarak yerine getirmesi, yani mal ve hizmetleri daha kaliteli ve ucuz olarak temin etmesidir. Global sistem içerisinde rekabetçi ürün ve hizmetler ortaya koyamayan işletmeler, yaşamını devam ettirme ve büyüme amaçlarını gerçekleştirememektedirler.

Uluslararasılaşmayı cazip kılan en önemli faktör kardır. Henüz yeni ve keşfedilmemiş pazarlardaki karlılık pek çok işletme için çok büyük cazibe taşımaktadır. Ayrıca kârın bir diğer özelliği de, ev sahibi ülkelerin yabancı yatırımcılara sağladığı vergi kolaylıkları ile de ilgilidir. İkinci en önemli nedenin istikrar olduğu söylenebilir. Birçok işletme kendi ülkesinde sattığı malın daha fazlasını üretebilir. Yabancı pazarlar kapasitenin değerlendirilmesinde önemli bir avantaj sağlamaktadır. Bu nedenle işletmeler, üretim ve satışlarında istikrar sağlayıcı bir yöntem olan uluslararasılaşmayı hedefleyebilmektedirler.

1990'ların en moda sözcüğü olan "küreselleşme", geniş anlamlı ve iddialı bir sözcük olara

k gündeme gelmektedir. Kullananın istediği anlamı taşımakta ve gerçekte maskelenmiş bir "Küreselleştirme" ideolojisini yansıtmaktadır. Gerçekte yaşanan ise dünya uluslarının ve kültürlerinin var olma çabalarının küresel egemenler tarafından kırılarak bir küresel tahakküm sisteminin oluşturulması.

Teknolojinin hızlı ve şaşırtıcı gelişimi insanları zaman ve uzay kısıtlarından kurtarmakta, bilgi, para ve kaynaklar en hızlı şekilde dünyanın her tarafına akabilmektedir. Böylece ülkeler arasındaki etkileşim artarak ticaret ve haberleşmenin yarattığı katma değer en üst düzeye ulaşmaktadır. Yine de yaratılan katma değerden ülke içi ve ülkelerarası insanların adil bir şekilde yararlanabildiği konusunda kuşkular bulunuyor. Katma değerin kimin yararına artırıldığı ve nasıl dağıtıldığı bu tartışmalarda gözlerden kaçırılmaktadır.

Günümüzün sanayi sonrası küresel ekonomik düzeninde kaynaklar ve ürünler daha serbest olarak sınırlar arasında dolaşabilmektedir. İşletmeler üretimlerini, yatırımcılar fonlarını koşulların daha olumlu olduğu bölgelere kaydırabilmektedir. Küresel ekonominin günümüzdeki düzeninde bir ürün veya hizmetin tasarımı bir ülkede, üretimi veya montajı başka bir ülkede gerçekleşirken, gerekli parçalar ise çeşitli ülkelerden temin edilebilmektedir. Bu süreçle elde edilen ürün ve hizmetler ise başka ülkelerde pazarlanmaktadır. Dünyanın her bölgesinde çalışanlar en kaliteli ürünleri üretebilecek beceri ve deneyimi kazanmış durumdadır. Bunun sonucunda herhangi ürün ve hizmet tasarımında, üretilmesinde ve pazarlanmasında çeşitli ülkelerin katkılarına sahip olabilmektedir. Bu koşullar daha yüksek kaliteli ürünlerin daha düşük fiyatlarla dünya pazarlarından temin edilebilmesini mümkün kılmaktadır.

Yirmi yıl önce 'yabancı sermaye' sözcükleri karanlık, pis, tehlikeli madenleri; çevreyi kirleten rafinerileri; havasız elektronik montaj fabrikalarını ve büyük transplantasyon çiftliklerini çağrıştırırdı. Tüm bunlar hâlâ varlıklarını sürdürmekle birlikte, başka pek çok türden karmaşık uluslar ötesi sistemlerin içinde yer aldıklarından artık o kadar göze çarpmamaktadır. Finans, muhasebe, hukuk bilgi-işlem ve mühendislik işlemleri de artık küresel bir boyut kazanmıştır. Bir yandan da, yabancı ülkelerde çalışan şirketlere artık o kadar sık rastlanır olmuştur ki, bunlar manzaranın bir parçası haline gelmişlerdir. Belli bir çapı aşan hemen her girişim, artık ulusal sınırların ötesiyle iş yapmaktadır.

Kabaca hesaplanırsa, günümüzde dünyanın en büyük 300 endüstri şirketi 20 trilyon dolarlık üretken aktif portföyünün % 25'ini kontrol etmektedir. Öte yandan, zayıflayan hükümetler dünyasındaki bu başına buyruk şirketler, bir dizi çok önemli politik kararı veto edecek güçtedirler. Dünya ekonomisinde de, tıpkı büyük bir şirkette olduğu gibi, güçlü azınlık hisselerinin sahibi kontrolü ele geçirebilir. Diğer taraftan bu imparator şirketlerin büyüyen gücünü kısıtlamak ve büyüyen ranta ortak olmak için bir küresel bürokrasinin oluştuğu ve dünya ticaretini düzenlemek ve standartları yaygınlaştırmak görünümü altında ranta ortak olma çabalarının yoğunlaştığı görülmektedir.

Dünya çapındaki bu ekonomik etkinlik sistemleri, daha şimdiden hiçbir dünya imparatorluğu ya da ulus-devletin başaramadığı ölçüde bir küresel bütünleşme gerçekleştirmiştir. Her birinin arkasındaki itici güç büyük ölçüde merkezleri ABD, Japonya, Almanya, Fransa, Isviçre, Hollanda ve İngiltere olan bir avuç dev şirkettir. En tepedeki 300 şirketin toplu varlıkları kabaca tüm dünyadaki üretim varlıklarının dörtte birini oluşturmaktadır.