- AnaSayfa
- Seyahat ve Boş Zaman
- Tatil Düşleri
Tatil Düşleri
- Yazan Deniz Yalım Kadıoğlu
- Yayın Tarihi 05/30/2007
- Seyahat ve Boş Zaman
-
Değerlendirme:




Sevgili İş Arkadaşım,
Şimdi tatildeyim. Bomboşum. Hiç acelem yok! Her kavram hakkında dilediğimce fikir yürütebilir, bu fikirleri beğenmezsem sil baştan yeni kavramlar türetebilirim. Hedef kitlem yok, fikirlerimi kimseye pazarlamak zorunda değilim. Uzunca bir süreden sonra, hedef yalnızca benim.
Tatil deyince aklına ilk ne geliyor? Deniz, güneş, seyahat, uzaklaşmak ve kaçış... Düşünsene, çocukluğumuzdan itibaren uğruna sınavlara girip sınavlardan çıktığımız, çalışıp didindiğimiz hayatlar kuruyoruz. Sonra da bu kurulu hayatlardan bir iki haftalığına da olsa kaçıp gitmek için çırpınıyoruz. Elimizde fotoğraf makinelerimiz, kaçış anlarımızı gün be gün belgeliyoruz. Yüzümüzde belki ancak bir sonraki tatilde yakalayabileceğimiz tasasız gülücükler, objektife bakıyoruz. Hatta bazen fotoğraflamak ve ölümsüzleştirmek adına, o anı bile yaşayamadan sadece poz veriyoruz. Ne kadar da mutluyduk, ne kadar çok eğlendik pozlarımız albümlerimizi şişiriyor.
Yaşadığımız hayatlardan memnun değiliz. Fakat ne istediğimizin adını da bir türlü koyamıyoruz. Arada oyalanmak için kendimize küçük uğraşlar ediniyoruz. Örneğin tarzımızı değiştirmeye çalışıyoruz. İzlediğimiz televizyon dizilerinden, filmlerden ya da öykündüğümüz kişilerden kendimize yepyeni tarzlar yaratıyoruz.
Önümüze sunulan konsept yaşam menülerinden bir tanesini seçip, maaşımız yettiğince en orijinalinden, yetmediği noktalarda taklitlerin arasında en benzeyeninden bir menüyü hayata geçiriyoruz.
Evimizi, giysilerimizi, yemek yediğimiz mekânları ve ne yediğimizi bu konsepte göre belirliyoruz. Bazen hayatımızın yegane amacı evimizin elimizdeki o katalogdaki gibi görünmesi, duruşumuzun o yaşama ait birinin duruşu gibi olması oluyor. Bakıyoruz ki yine olmuyor, tatmin olamıyoruz; hemen başka bir konsepte geçiyoruz. Kimi zaman bir beden büyük geliyor bu konsept yaşamlar, kimi zaman kendi kurduğumuz düzenlere sığamıyoruz. Aklımızda hep aynı cümle asılı kalıyor, buralardan kaçmak ya da her şeyi bırakıp gitmek istiyoruz. “Buralar”ın sınırlarını, nereye kadar koşarsak bırakıp gitmiş sayılacağımızı ise hiç bilemiyoruz.
İş arıyoruz, iş buluyoruz. Her yeni adımda olduğu gibi, başlangıçta çok da mutlu oluyoruz. Sonra o memnuniyetsizlik hissi belirmeye başlıyor. Küçük mırıldanmalar, içimizde büyük homurtulara dönüşüyor. Yöneticimizin kaprisleri hoşumuza gitmiyor ya da yönettiğimiz insanlar canımızı sıkıyor. Anlıyoruz ki biz oraya ait değiliz. Yaptığımız iş bizi tatmin etmiyor. Aklımıza ilk gençlik hayallerimiz düşüyor. Eskiden bizi mutlu eden hayaller şimdi neden canımızı yakıyor?
Hayal kurardık… Sonra bulduğumuz ilk dala tutunuverdik, evet geçinmek zorundaydık. İlk işimizi kutladık, yemekler ısmarladık. Peki, sonra ne oldu?
Şimdi gazetelerin pazar eklerinde, sıra dışı kariyer öyküleri okuyoruz. Seyrettiğimiz filmlerde, takip ettiğimiz dizilerde olmak istediğimiz yaşamlar önümüzden geçip gidiyor. Hayallerimizin takipçisi olamadık belki, ama hayalleri peşinde koşanları pek güzel takip eder olduk.
Hayaller en çok tatillerde ortaya çıkıyor. Dalgaların sesini ya da küçük yerlerin sessizliğini dinlerken, yapmayı istediğimiz her şey bir bir aklımıza geliyor. Hani insan ölmeden önce, hayatının her karesi gözlerinin önünden geçermiş, doğrulup o karelerden birine dokunmak, geriye dönebilmek istermiş ya, bundan daha kötüsü ne olabilir diye düşündüm bugün. Özlemini duyup da yapamadığın her şeyin gözlerinin önünden bir bir geçmesi kadar kötü bir şey olabilir mi?
“Tatilde bile rahat duramıyorsun!” dediğini duyar gibiyim. Oysa tatiller rahatlama süreleridir; koşturmaca içindeki hayatlarımızdan iş yerlerimizin izin verdiği ölçüde yaşayabildiğimiz kaçış simülasyonlarıdır, değil mi?
Ben bu tatilde ne küçük şirin bir sahil kasabasına, ne doğaya ne de sabahlara kadar süren eğlencelere, ben bu tatilde kendime kaçtım. Ve bilmem inanır mısın, şu anda hiçbir yerde olmadığım kadar rahatım.
Ne fark ettim biliyor musun, hayallerini gerçekleştirdiğinde yaşadığın his, tatilde yaşadığın duygulara çok benziyor aslında.
Bir kitabı kendini geliştirme görevinin bir parçası olarak değil de, ruhunu tamamıyla vererek okumak gibi. Ya da gözlerin kapalı dalgaların sesini dinlemek, gökyüzüne sonsuzluğu duyumsayarak dakikalarca bakmak gibi. Hayatını kaçıp gidilesi bir şey değil de, orada kalınası ve yaşanılası bir şey olarak görebilmek gibi...
Eskiden tatillerden küçük ve zararsız kararlarla dönerdim. Dans kursuna başlamak, sigarayı bırakmak, evi yeni baştan dekore etmek, ihmal edilmiş eski dostların gönlünü almak... Hatta itiraf ediyorum, bunları projelendirip küçük notlar tutmuşluğum da oldu. Hiçbiri küçük notlarımı alırken yaşadığım yoğun duygularla geçemedi hayatıma...
Biliyorum, tüm bunlar çok ütopik geliyor sana, "tatil düşleri" deyip geçiyorsun. Oysa düşünsene, bu kadarcık düşün bile ütopik geldiği bir yaşam sürmek ne sıkıcı olurdu!
Deniz Yalım Kadıoğlu
dykadioglu@gmail.com
Şimdi tatildeyim. Bomboşum. Hiç acelem yok! Her kavram hakkında dilediğimce fikir yürütebilir, bu fikirleri beğenmezsem sil baştan yeni kavramlar türetebilirim. Hedef kitlem yok, fikirlerimi kimseye pazarlamak zorunda değilim. Uzunca bir süreden sonra, hedef yalnızca benim.
Tatil deyince aklına ilk ne geliyor? Deniz, güneş, seyahat, uzaklaşmak ve kaçış... Düşünsene, çocukluğumuzdan itibaren uğruna sınavlara girip sınavlardan çıktığımız, çalışıp didindiğimiz hayatlar kuruyoruz. Sonra da bu kurulu hayatlardan bir iki haftalığına da olsa kaçıp gitmek için çırpınıyoruz. Elimizde fotoğraf makinelerimiz, kaçış anlarımızı gün be gün belgeliyoruz. Yüzümüzde belki ancak bir sonraki tatilde yakalayabileceğimiz tasasız gülücükler, objektife bakıyoruz. Hatta bazen fotoğraflamak ve ölümsüzleştirmek adına, o anı bile yaşayamadan sadece poz veriyoruz. Ne kadar da mutluyduk, ne kadar çok eğlendik pozlarımız albümlerimizi şişiriyor.
Yaşadığımız hayatlardan memnun değiliz. Fakat ne istediğimizin adını da bir türlü koyamıyoruz. Arada oyalanmak için kendimize küçük uğraşlar ediniyoruz. Örneğin tarzımızı değiştirmeye çalışıyoruz. İzlediğimiz televizyon dizilerinden, filmlerden ya da öykündüğümüz kişilerden kendimize yepyeni tarzlar yaratıyoruz.
Önümüze sunulan konsept yaşam menülerinden bir tanesini seçip, maaşımız yettiğince en orijinalinden, yetmediği noktalarda taklitlerin arasında en benzeyeninden bir menüyü hayata geçiriyoruz.
Evimizi, giysilerimizi, yemek yediğimiz mekânları ve ne yediğimizi bu konsepte göre belirliyoruz. Bazen hayatımızın yegane amacı evimizin elimizdeki o katalogdaki gibi görünmesi, duruşumuzun o yaşama ait birinin duruşu gibi olması oluyor. Bakıyoruz ki yine olmuyor, tatmin olamıyoruz; hemen başka bir konsepte geçiyoruz. Kimi zaman bir beden büyük geliyor bu konsept yaşamlar, kimi zaman kendi kurduğumuz düzenlere sığamıyoruz. Aklımızda hep aynı cümle asılı kalıyor, buralardan kaçmak ya da her şeyi bırakıp gitmek istiyoruz. “Buralar”ın sınırlarını, nereye kadar koşarsak bırakıp gitmiş sayılacağımızı ise hiç bilemiyoruz.
İş arıyoruz, iş buluyoruz. Her yeni adımda olduğu gibi, başlangıçta çok da mutlu oluyoruz. Sonra o memnuniyetsizlik hissi belirmeye başlıyor. Küçük mırıldanmalar, içimizde büyük homurtulara dönüşüyor. Yöneticimizin kaprisleri hoşumuza gitmiyor ya da yönettiğimiz insanlar canımızı sıkıyor. Anlıyoruz ki biz oraya ait değiliz. Yaptığımız iş bizi tatmin etmiyor. Aklımıza ilk gençlik hayallerimiz düşüyor. Eskiden bizi mutlu eden hayaller şimdi neden canımızı yakıyor?
Hayal kurardık… Sonra bulduğumuz ilk dala tutunuverdik, evet geçinmek zorundaydık. İlk işimizi kutladık, yemekler ısmarladık. Peki, sonra ne oldu?
Şimdi gazetelerin pazar eklerinde, sıra dışı kariyer öyküleri okuyoruz. Seyrettiğimiz filmlerde, takip ettiğimiz dizilerde olmak istediğimiz yaşamlar önümüzden geçip gidiyor. Hayallerimizin takipçisi olamadık belki, ama hayalleri peşinde koşanları pek güzel takip eder olduk.
Hayaller en çok tatillerde ortaya çıkıyor. Dalgaların sesini ya da küçük yerlerin sessizliğini dinlerken, yapmayı istediğimiz her şey bir bir aklımıza geliyor. Hani insan ölmeden önce, hayatının her karesi gözlerinin önünden geçermiş, doğrulup o karelerden birine dokunmak, geriye dönebilmek istermiş ya, bundan daha kötüsü ne olabilir diye düşündüm bugün. Özlemini duyup da yapamadığın her şeyin gözlerinin önünden bir bir geçmesi kadar kötü bir şey olabilir mi?
“Tatilde bile rahat duramıyorsun!” dediğini duyar gibiyim. Oysa tatiller rahatlama süreleridir; koşturmaca içindeki hayatlarımızdan iş yerlerimizin izin verdiği ölçüde yaşayabildiğimiz kaçış simülasyonlarıdır, değil mi?
Ben bu tatilde ne küçük şirin bir sahil kasabasına, ne doğaya ne de sabahlara kadar süren eğlencelere, ben bu tatilde kendime kaçtım. Ve bilmem inanır mısın, şu anda hiçbir yerde olmadığım kadar rahatım.
Ne fark ettim biliyor musun, hayallerini gerçekleştirdiğinde yaşadığın his, tatilde yaşadığın duygulara çok benziyor aslında.
Bir kitabı kendini geliştirme görevinin bir parçası olarak değil de, ruhunu tamamıyla vererek okumak gibi. Ya da gözlerin kapalı dalgaların sesini dinlemek, gökyüzüne sonsuzluğu duyumsayarak dakikalarca bakmak gibi. Hayatını kaçıp gidilesi bir şey değil de, orada kalınası ve yaşanılası bir şey olarak görebilmek gibi...
Eskiden tatillerden küçük ve zararsız kararlarla dönerdim. Dans kursuna başlamak, sigarayı bırakmak, evi yeni baştan dekore etmek, ihmal edilmiş eski dostların gönlünü almak... Hatta itiraf ediyorum, bunları projelendirip küçük notlar tutmuşluğum da oldu. Hiçbiri küçük notlarımı alırken yaşadığım yoğun duygularla geçemedi hayatıma...
Biliyorum, tüm bunlar çok ütopik geliyor sana, "tatil düşleri" deyip geçiyorsun. Oysa düşünsene, bu kadarcık düşün bile ütopik geldiği bir yaşam sürmek ne sıkıcı olurdu!
Deniz Yalım Kadıoğlu
dykadioglu@gmail.com
