"Çevrendeki her şey," dedim, "sabit.".

Başını kaldırıp baktı bana, dediklerimi anlamaya çalıştığı belliydi. "İnsanların yüzlerine yansımasını engelleyemedikleri hırsları, taktikleri, küçük strateji oyunları... Bunlar hep vardı ve insanın olduğu her yerde de olacak..."

Onunla konuşurken, bir süredir kendi içimde ayrı bir sohbeti sürdürmekteydim. Ben de uzunca bir zaman çalışma hayatımda rastladığım herkesi anlamaya çalışmış; kim densizliklerin ardında gizlenen, kendilerinin bile farkında olmadıkları güvensizlikleri, korkuları, eziklikleri keşfe çıkmıştım. Keşfettikçe, onlara kızmak bir yana, sempati bile duymaya başlamıştım. Yine yıpratıcı, yine asap bozucuydular; ama özenle gizledikleri zayıflıklarını gördüğüm anda, tepki veremiyordum. Biliyordum ki onlar da ürkek, onlar da hassastılar; ama bir o kadar da tehlikeli ve saldırgandılar. Özgüvenlerini, otoritelerini sarsacak, koltuklarını tehlikeye atacak herhangi bir şeyi tek kalemde silip atabilir, cahilliklerini yüzlerine vuracak her şeyi, tarihi değiştirme pahasına örtbas edebilirlerdi.

Aslında bu noktaya kadar gayet iyi gidiyordum. Zaten empati kurmak, kimin neyi / hangi koşullarda / ne düşünerek yaptığını, o esnada neler hissettiğini kurcalamak; oldum olası sevdiğim, hatta bazen istesem de vazgeçemediğim bir alışkanlığımdı. Karşımdaki kişinin kalkanlarını, ruhu bile duymadan indirebiliyordum. Yalnız, kaçırdığım bir nokta vardı: Empati kurduğum herkese karşı doğal bir sempati duyuyor, bu sempatiyi de zamanla sevgiye dönüştürüyordum. Davranışlarının altında nedenleri çözdükten sonra, o insana anlayış göstermeme gibi bir lüksüm olamazmış gibi geliyordu. Herkesin "iyi" ve "anlaşılabilecek" bir yanı olmalıydı ve ben, bunları keşfetmeliydim!

Bu yıpratıcı süreç sonucunda bir gün sıkıldım ve kendime şunu dedim: "Ben A'yı, B'yi ve C'yi sevmiyorum. Çünkü insanlara ve hayata karşı şöyle şöyle yaklaşımları var ve bu zaman zaman bana veya sevdiklerime de yansıyor. Kısacası biz, farklı dünyalara aidiz. Neden böyle davrandıklarını anlayabiliyorum ama onaylamıyorum. Onları kab

ullenme ya da değiştirme gibi bir misyonum da yok." Ve bundan sonra "aldırmama hakkı"mı kullanmaya karar verdim.

"Empati duyduğun bir insanı sevmediğini kabullenmek zordur, hele empatiyi hayatına yaymış biriysen. Herkesi anlamaya çalışır, anlamayı onaylamak zanneder; bu yüzden de kimseyi kişisel dünyanın sınırları dışına çıkaramazsın. Aslında verdiğin onay, 'Bana istediğin şekilde davranabilir ve istediğin her an, günümü mahvedebilirsin.' demekten başka bir şey değildir. Oysa hiçbirimiz ermiş değiliz. Bizi yıpratan, geceleri uykumuzu kaçıran hiçbir şeyi onaylamak zorunda da değiliz. "

Bu kadar sözü nereden bulmuştum ben? Hiç aralık vermeden, kim bilir kaç dakikadır konuşuyordum.

"Dediğim gibi, her şey sabit aslında. Tabii sen bir anda herkesi kendisiyle yüzleştirip, kişisel gelişimlerinde çığır açmayı planlamıyorsan. Değişken olan tek şey sensin, algıların. Evet, anla onları ama dünyana da bu kadar çok kişiyi birden alma. Bırak dışarıda, kendi kuyularında çırpınırken, 'Büyük Okyanus da kimmiş?' desinler. Gül geç, aldırma... Nasıl sana ihtiyacı varsa bu evrenin, onlara da ihtiyacı var ki; böyleler..."

Tüm bu dediklerimin, kabullenme ya da her şeyi içine atma demek olmadığını biliyordu elbette. Yalnızca, tüm dünyanın kötü, tüm iş yerlerinin mutsuzlukla dolu olmayabileceğini; mutsuzluğun biraz da kişinin hayattaki duruşuyla ilgili olduğunu anlatmaya çalışıyordum.

"Bir insanın sana nasıl davrandığı, senin ona olan yaklaşımınla da ilgilidir." demek istiyordum bir yandan da. "Öyle mağdur bir duruşun vardır ki şu hayatta, herkes her şeyi yapmaya da söylemeye de cüret edebilir sana. Ama öyle bir 'sen'sindir ki bulunduğun ortamda, en densizi bile bir laf etmeden önce iki kere düşünür. "

"Bu yüzden işte, değişken olan sensin. Diğer her şey sabit. Sen neyi, nasıl algılıyorsun? Ne kadarınla kendinsin; ne kadarınla şu odada duran, renk uyumu olsun diye satın alınmış bir kilimden farkın yok?"

Sustuk sonra. İkimiz de hem birbirimizle, hem kendimizle konuşmuştuk o gece. İnsan olanda gizliydi her şey, en çok eleştirdiğimiz niteliklerin âlâsı vardı belki içimizde; bilemezdik! Bu, bambaşka bir sohbetin konusuydu...

Deniz Yalım Kadıoğlu
dykadioglu@gmail.com